Beni Takip Et :)

Ömer Faruk Kural Beni takip ederek yaptığım faaliyetlerden ve yazılarımdan haberdar olabilirsiniz.

Tüm Peygamberler

Kur’an’ı Kerim’de isimleri geçen tüm peygamberlerin hayatı aşağıdaki yazılarda verilmiştir okumanız ve bilgili olmanız dileğiyle.

TÜM PEYGAMBERLER
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen Peygamberlere Aşağıdan Bakınız..İslâm inancına göre, “peygamberlik”, Allah’ın kullarına en büyük lûtfudur Peygamberlik makamına hiç kimse, kendi zekâsıyla, kendi irfanıyla, kendi gayretiyle ulaşamaz.
Peygamberlik Allah vergisidir Cenâbı Hak, kimleri lâyık görürse, peygamberlik vazifesini onlara verir. Peygamberlik rütbesi, yüksek bir dağın tepesine benzer İnsan o dağın eteğinden çıkmağa başladığı zaman, tepesinin pek yakın olduğunu zanneder Fakat yükselmeğe devam ettikçe varmak istediği tepenin daha ileride bulunduğunu anlar Bu yolda ne kadar yükselirse yükselsin, asıl tepeye varamaz İrfan sahipleri, seviyelerini ne kadar yükseltseler, peygamberlik makamına ulaşamazlar Bilgileri yükseldikçe, peygamberlik mertebesinin daha da yükseklerde bulunduğunu görürler Artık, ona yaklaşılamayacağı kanaatine varırlar.
İşte bu yüksek vazifeye Allah’ın bir ihsanı olarak nail olan büyük insanlara nebî veya resûl ve peygamber isimleri verilir
Peygamberler, Allah ile kullar arasında birer elçidir Fakat, diğer insan!ar gibi birer insandır Ancak, masum ve doğru insanlardır Hiç yalan söylemezler İnsanların en akıllısıdırlar Kalbleri hakikatin nuruyla doludur Günah işlemezler insanlar içinde peygamberlerden başka masum kimse yoktur Hiçbiri kendilerinin insandan başka bir şey olduklarını iddiâ etmemişlerdir, yalnız Allah’tan aldıkları emirleri, doğru olarak bildirmek vazifesiyle görevli bulunduklarını açıkça söylemişlerdi
- De ki: Ben, sizin gibi bir insandan başka bir şey değilim Bana Tanrınızın
İlâhî peygamberlerin birincisi Hazreti Âdem, sonuncusu; Hazreti Muhammed’dir İnsanlar arasında yetişmiş İlâhî peygamberler pek çoktur Fakat bu rivayet, peygamberlerin çokluğuna işaret sayılmaktadır Yalnız bu peygamberlerin isimleri, yerleri ve ümmetleri beli değildir. Ancak, Kur’an-ı Kerimde isimleri yazılı peygamberlerin sayısı yirmibeştir: İnsanlık derecesinin en yüksek pâyesidir Kimseyi aldatmazlar ancak, tek bir Allah olduğu vahyolunuyor Hazreti Âdemden Hazreti Muhammed’e kadar yüz yirmi dört bin peygamber gelmiş bulunduğu rivayet ediliyor
______________________________________________________________________________________________
Vahiy meleği vasıtasıyla Yüce Allah tarafından gönderilen ilâhî emirleri ve yasakları insanlara bildirmekle vazifeli kimselere Kur’an-ı Kerîm’in dilinde “Nebî, resûl, beşir ve nezîr” adlari verilir. Bunlar her bakimdan üstün ve seçkin kimselerdir. Peygamberler günah işlemezler, yalan söylemezler, emanete hiyanet etmezler, Allah’tan aldıkları emirleri olduğu gibi insanlara bildirirler. Çok zekî, uyanık ve mantıklı kimselerdir. Peygamberlerin bir kısmı bir kavme, bir bölgeye, bazıları da bütün âleme ve insanlığa gönderilmiştir. Bunların ne kadar oldukları bildirilmemiştir; sayılarını ancak Allah bilir. Kur’an-ı Kerîmde peygamberlerin sadece bir kısmından bahsedilir. Onlar da şunlardır: Okumaya devam et

 

 

     
Hz. Zülkifl İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Peygamberliği kesin olarak belli olmayıp, âlimlerin ekserisi peygamber olduğunu söylemişlerdir. Asıl ismi Bişr olup, lakâbı Zülkifl’dir. Elyesâ aleyhisselâmdan sonra, kızmadan sabır göstererek dinin emir ve yasaklarını İsrâiloğullarına bildirmeyi üzerine aldığı, kefil olduğu içim kefâlet sâhibi mânâsında Zülkifl denilmiştir. Elyesâ aleyhisselâmın amcasının oğludur. İsrâiloğullarına Mûsâ aleyhisselâmın dininin emir ve yasaklarını tebliğ etmiştir.

Okumaya devam et

Hz. Elyesa (A.s)

İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. İlyâs aleyhisselâmdan sonra gönderilmiştir. Her ikisi de Mûsâ aleyhisselâmın dinini yaymakla vazifelendirilmiş nebi idiler. İlyâs aleyhisselâm, İsrâiloğullarını Allahü teâlâya imâna ve ibâdete çağırdı. Onu dinlemediler, hattâ memleketlerinden kovdular. Ba’l adındaki puta tapmaya ısrarla devâm ettiler. Bu isyânları ve azgınlıkları sebebiyle, Allahü teâlâ onlar üzerine belâ ve musibet gönderdi. Çeşitli sıkıntılarla cezâlandırıldılar. Memleketlerinden bereket kaldırıldı. Yağmur yağmaz oldu, kıtlık başgösterdi ve mahsûl alamadılar. Yiyecek bulamaz oldular. Açlıktan leş yemeye başladılar. Sonunda İlyâs aleyhisselâmı bulup, nasihatını dinlediler. İmân ettikleri için, üzerlerinde belâlar ve musibetler kaldırıldı. Bir müddet sonra, tekrar dinden dönüp puta tapmaya ve çeşitli günahları işlemeye başladılar. Küfürde ısrâr edip, imân etmeye bir türlü yanaşmadılar. İlyâs aleyhisselâm, Allahü teâlânın izniyle Ba’ıbek’te yaşayan bu kabile arasından ayrılıp gitti. Başka beldelerde yaşayanları, Allahü teâlâya imân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Bu dâvetleri sırasında uğradığı bir belde halkı tarafından çok sevilip, orada kalması istendi. Bunun üzerine bir müddet kaldı. Bu sırada ihtiyar bir kadının evinde misâfir olmuştu. bu kadın Elyesa aleyhisselâmın annesiydi. Elyesa aleyhisselâm, o sırada genç olup hastaydı. Annesi, İlyâs aleyhisselâmdan, oğlunun sıhhate kavuşması için duâ istedi. İlyâs aleyhisselâm da duâ etti. Elyesa aleyhisselâm hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu. Bundan sonra İlyâs aleyhisselâmın yanından hiç ayrılmadı. Ondan Tevrât-ı şerifi öğrendi. İlyâs aleyhisselâmdan sonra Elyesa aleyhisselâm, Allahü teâlâ tarafından peygamber olarak görevlendirildi.

Okumaya devam et


Hz. Muhammed Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği

İnsanlığı hakka ve hakikate sevk edip dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak üzere Allah Teala tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke’de doğdu. İslam tarihi kaynakları, Hz. Peygamber’in nesebi ta Hz. Adem’e kadar sıralanan Şecere tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber’in yirminci göbekten atası olan Adnan’a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan’dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O’nun Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan’a kadar Rasulullah’ın şeceresi şöylece sıralanır: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Ha-şim b. Abdümenaf b. Kusayy b. Kilab b. Mürre b. Ka’b b. Lüeyy b. Galib b. Fihr b. Malik b. En-Nadr b. Kinane b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Me’add b. Adnan.
Hz. Peygamber’in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)’de vefat etmişti. Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benü Zühre’nin reisi Vehb b. Abdümenaf’ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı, çocuklarını çölde bir süt anneye vererek emzirme adetine sahip oldukları için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafından ancak bir kaç kez emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, O’na süt annelik yapmıştı. Daha sonra Mekke’ye komşu çöllerde yaşayan Hevazin kabilesinin kollarından Benü Sa’d'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber’e süt emzirmiştir. Mekke eşrafı tarafından Mekke’nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke’de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve belağata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının Arapçanın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve belagatıyla arı duru konuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benü Sa’d kabilesi arasında yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber, ileride üstleneceği ilahî risalet görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber’in kırk yaşından itibaren yürüttüğü İslam’a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir. İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi layıkıyla yerine getirebilmek için sağlam ve sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocukluğunun ilk yıllarında Mekke’nin boğucu sıcak ve sıtmalı havasından uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklı bir şekilde gelişme imkanını bulmuş oluyordu. Diğer taraftan güzel konuşmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur. İleride muhtelif insan kitlelerine muhatap olacak bir peygamberin şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının uğrunda en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocukluğundan itibaren davet faaliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız kendisi henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadığından, bu hazırlanma O’nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın yönlendirmesi, kontrol ve murakabe altında tutması şeklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime’nin yanında iken vuku bulan “Göğsünün yarılması” (Şerhu’s-Sadr veya Şak-ku’s-Sadr) olayını da yine davete hazırlık olarak değerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber’in göğsü, görevli iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut ve saptırmasından arındırılmış ve Zemzem’le yıkanarak tekrar yerine konulmuştur. Böylece Hz. Peygamber, ruhen davete hazırlanmış oluyordu.
Şerhu’s-sadr olayından sonra süt anne Halime tarafından Mekke’ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib’e teslim edilen Hz. Muhammed, altı yaşına kadar annesi Amine’nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber’i de yanına alarak Medine’deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı yıl kadar önce Medine’de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke’ye dönerken henüz Medine’den pek fazla uzaklaşmadan Ebvâ denilen köyde Amine aniden rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artık hem yetim, hem de öksüz kalan çocuğu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük bir muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına bastı. Abdülmuttalib’in temsil ettiği Haşimoğullarının Mekke’deki itibarı ile Abdülmuttalib’in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlaki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çıkarmış olması, onun Mekke’de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibar ve itaat edilen bir reis haline gelmesini sağlamıştı. Abdülmuttalib, Kabe duvarına bitişik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini taşıyan Daru’n-Nedve’de Mekke halkının çeşitli problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmutta-ib’in yanından hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Daru’n-Nedve’de yapılan idareye ve çeşitli problemlere ait müzakerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o yaşlarından itibaren zulmün hakim olduğu Mekke toplumunda ortaya çıkan problemleri, insanların dinî, idarî, iktisadî, ilmî, içtimaî yönlerden nasıl bir bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrak ediyordu. Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı. Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oğulları arasında, Hz. Muhammed’in babası Abdullah’la ana-baba bir kardeş olan Ebû Talib’e teslim etmişti. Artık Hz. Muhammed sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebû Talib’in yanında kalmıştır.
Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tabiîdir ki Hz. Peygamber’in bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber’i değil, aynı zamanda diğer Mekkelileri de ilgilendiren bazı olaylarda Hz. Peygamber’in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda tespit edilmiştir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli olanlarından birisi, Hz. Peygamber’in Rahib Bahîra ile karşılaşması meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaşlarında iken amcası Ebû Talib ile birlikte Şam’a doğru yol alan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Şam yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda bulunan Bahîra adlı rahib, İslam kaynaklarına göre Hz. Peygamber’deki özelliklere bakarak O’nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceği kanaatine varmıştı. Müsteşrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile ele alarak islam’ın doğuşunda Hristiyan rühiyatının etkileri olduğunu, Rahib Bahîra’nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed’in bu dinî şuuru geliştirerek ileride İslam’ı ortaya attığını iddia ederlerse de, İslamiyet’in temelini oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan teslis inancının asla bağdaşamaz bir karakterde oluşu, İslam’ın Hristiyanlık’da mevcut teslis düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddianın ne derece asılsız gülünç olduğunun en açık delillerindendir.
Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki, yıllarda diğer amcaları ile birlikte Mekke, dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan insanların farklılık arzeden dinleri, örf ve adetleri, hal ve vaziyetleri hakkında bilgi sahibi olmuştur. Peygamber Efendimizin daha sonraları İslam’ı tebliğ ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre cereyan eden bu olayları da O’nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak değerlendirmek gerekir. Cenab-ı Hakk’ın kontrol ve murakabesi, müstakbel Peygamberi ruhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk ve sapıklığından, kötülük ve ahlaksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir ayini ve bayramı olan Büvane’ye çocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed, adet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada hazır bulundurulan bir puta tapmak için sıraya girdiğinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilahi bir ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber kısa bir baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O’na putlara tapmak için her harhangi bir ısrarda bulunmadılar. Tabiidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yıllarından itibaren hayatı boyunca asla hiç bir puta tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların etini yememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzına almaktan hoşlanmadığını belirtmişti. Geçim sıkıntısı çeken amcası Ebu Talib’e yardırcı olmak için gençlik yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık, yapan Hz. Muhammed, çobanlığı sırasında Mekke’nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hakim olduğu havasından uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve idrak gücü gelişerek herşeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah’ın varlığı ve birliğini, O’na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış, karşılaştığı bir takım sıkıntı ve meşakkatler O’nu ruhen olgunlaştırmıştı. Çobanlık yaptığı günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek Mekke’de tertiplenen gece eğlencelerini seyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber, eğlence yerine gelip oturur oturmaz Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği bir uyku ile, içkilerin içildiği, oyunların oynandığı, ahlaksızlıkların yapıldığı bu işret alemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yine böyle bir eğlenceyi seyretme arzusu aynı şekilde engellenmiş; artık bir daha da Hz. Peygamber böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı. Hz. Peygamber yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevazin kabilesi arasında Ficar Harbi vuku buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte olmasına rağmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaş alanının gerisine düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti. Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasına rağmen bu olayın O’nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler oluşturduğu bir gerçektir. Peygamberliğinden sonra dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu açıkça belirttiği Hılfü’l-Fudul ise hemen bu savaştan sonra gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanımış, cahiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet karşısında zalimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü. Yirmibeş yaşında bizzat kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed’i Hz. Hatice ile karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed’in amcası Ebû Talib’in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını sağladı. Hz. Peygamber’in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice’den altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fatıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de babalarının peygamberliğine erişmişler ve O’na iman ederek hicret etmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz. Peygamber’in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için kendisine Ebu’l-Kasım künyesi verilmişti. Bazı kaynaklar bunlardan başka Hz. Peygamber’in Tayyib ve Tahir adında iki oğlu daha olduğunu zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah’ın lakabı olduğunu belirtmişlerdir. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı cariye Mariye’dendir. Hz. Peygamber’in bütün erkek çocukları henüz küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Hz. Hatice ile evliliğinden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış, bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı. Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, ahde vefası, adil ve alicenab davranışları, herkes hakkında iyimser gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinde tutması, yakınlarına ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlakî olgunluk ve ruhî üstünlükleri ile derhal temayüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp sevdiği bir kişi haline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine “el-Emîn = güvenilir kişi” lakabını vermişlerdi. Hz. Peygamber’in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kabe tamiri olayı ve bu olay sırasında el-Haceru’l Esved’in yerine konması meselesinde Mekke Sülaleleri arasında çıkan ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temayülü gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun edecek bir tarzda ve adil bir şekilde çözmesi, O’na duyulan güveni daha da artırmıştı. Allah’ın mukaddes evi Kabe’nin tamiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed’de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple O’nda bu yıllardan itibaren Rabbi ile baş başa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlaksızlıklar, din adına icra edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed’in böylesi cahilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beş yaşından itibaren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca Mekke’den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hıra dağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenab-ı Hakk’ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, O’nun gücü karşısında mahlukatın aczini ve zayıflığını düşünüyor; Rab Teala’nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, içtimai, ahlakî vs. yönlerden içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu, işte bu uzlet, günleri Hz. Peygamber’i ruhi, ahlakî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlal melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de eriştirdi.

Okumaya devam et


Hz. İsa İsrâil oğullarına gönderilen ve Kur’an-ı kerim’de ismi bildirilen peygamberlerden. Peygamberler arasında en yüksekleri olan ve kendilerine Ülülazm denilen altı peygamberin beşincisidir. Annesi hazret-i Meryem’dir. Allah-ü teâlâ onu babasız yarattı. Kudüs’te doğdu.Otuz yaşında peygamber oldu.Kendisine İncil adlı kitap gönderildi.Otuz üç yaşında diri olarak göğe kaldırıldı.Kıyâmete yakın yeryüzüne tekrar inecektir.
Îsâ aleyhisselâmın annesi Meryem Hâtun, Süleyman aleyhisselâmın neslinden Sâlihâ ve temiz bir hanımdı.Hazret-i Meryem,onbeş yaşına geldiği zaman,Yûsuf-i Neccâr isminde biriyle nişanlanmıştı.Fakat onunla evlenmeden Allah-ü teâlâ,hazret-i Meryem’e babasız olarak bir çocuk vereceğini müjdeledi.Hazret-i Meryem,Allah-ü teâlânın emri ve kudretiyle Îsâ aleyhisselâma hâmile oldu. Bundan bir müddet sonra, normal olarak hâmilelik hâlleri görülmeye başlandı. Bu hâlleri gören Îsrâil oğulları, dedikodu yapmaya başladılar. Çeşit çeşit iftirâda bulunup akla gelmeyecek, ağıza alınmayacak şeyler söylediler. Bu dedikodulara tahammül edemeyen hazret-i Meryem,Kudüs’ün 10km kadar güneyindeki sâkin bir kasaba olan Beyt-i Lahm’e çekildi.Her şeyin Allah-ü teâlânın takdîri ve dilemesiyle olduğunu düşünerek,insanların kendi hakkındaki sözlerine sabretti.Îsâ aleyhisselâmın doğumu yaklaştığı sırada,bulunduğu yerin bahçesinde yürürken kurumuş bir hurma ağacının altına geldi.Doğum sancıları şiddetlendiğinden bu ağaca yaslandı.Yaslandığı kuru hurma ağacı yeşillendi.Mevsim kış olduğu hâlde meyve verdi.Ayağının altında küçük bir su kanalı akmaya başladı.Bu hâl,hazret-i Meryem’i tesellî etti.Bu sırada hazret-i Îsâ dünyâya geldi.Îsâ aleyhisselâm doğduğu zaman,doğudaki ve batıdaki bütün putlar yıkılıp,yere döküldü.Şeytanlar bu duruma şaştılar.Nihâyet büyükleri olan İblîs,onlara Îsâ aleyhisselâmın dünyaya geldiğini haber verdi.O doğunca gökte büyük bir yıldız göründü.

Okumaya devam et

Hz. Yahya İsrâil oğullarına gönderilen peygamberlerden. Zekeriyyâ aleyhisselâmın oğludur. Annesinin ismi Elisa olup, İmran’ın kızıydı. Hıristiyanlar Elizabeth diyorlar. Dâvûd aleyhisselâmın neslinden olup, hazret-i Meryem’in teyzesinin oğludur. Allah-ü teâlâ, onu babası Zekeriyya aleyhisselâmın duâsı üzerine ihsân etti. Zekeriyyâ aleyhisselâm doksan dokuz veya yüz yirmi yaşına geldiği hâlde neslini devam ettirecek bir evladı yoktu.Hanımı da doksan sekiz yaşındaydı. Gerek kendisinin, gerekse hanımının çocuk sâhibi olma yaşları geçmişti. Fakat içine evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allah-ü teâlâya duâ etti. Allah-ü teâlâ Zekeriyyâ aleyhisselâmın duâsını kabul etti. Zekeriyyâ aleyhisselâm odasında namaz kıldığı sırada Cebrâil aleyhisselâm ona şöyle nidâ etti: ”Yâ Zekeriyyâ muhakkak Allahü teâlâ sana kendinden gelen bir kelimeyi (İsâ aleyhisselâmı) tasdik edici ve kereminin seyyidi ve nefsine hâkim se sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahyâ’yı müjdeliyor.” Bu husus Âl-i imrân sûresi 38-39. âyetlerinde bildirilmiştir. Zekeriyyâ aleyhisselâmın ihtiyar olan hanımı hâmile kaldı ve belirli müddetten sonra Yahyâ aleyhisselam doğdu. Rivâyete göre Yahyâ aleyhisselâmın doğumu ile İsâ aleyhisselâmın doğumu aynı seneye rastlamaktadır. Doğumundan itibaren fevkâledelikler içinde olan Yahyâ aleyhisselâm babası Zekerriyyâ aleyhisselâmın nezâretinde yetişti. Küçük yaşta Tevrât’ı okumaya ve hükümlerini anlamaya başladı.Zâten Allahü teâlâ tarafından ona küçük yaşından itibâren hikmet ihsân edildiği, Tevrât’ı okuyup hükümlerini anlama kâbiliyeti verildiği bildirilmiştir. Tevrât’ı ve hükümlerini küçük yaşta öğrenmiş olan Yahyâ aleyhisselâm bâzen Beyt-ül Makdis’te (Mescid-i Aksâ) bâzen de tenhâ ve ıssız yerlerde Allah-ü teâlâya ibâdet ve tâatla meşgul olurdu. Öğrendiklerini İsrâil oğullarına   anlatır, onları Allah-ü teâlânın emirlerini yapmaya yasaklarından kaçınmaya dâvet ederdi. Gâyet mütevâzi ve sâde bir hayat yaşar, kıldan elbise giyer, arpa ekmeği yerdi. Dünyâya gönül vermezdi. Gece gündüz Allah-ü teâlâya ibâdet eder, Allah korkusundan dolayı çok ağlardı. Göz yaşları sebebiyle nûrlu yüzü yara olurdu. Yahyâ aleyhisselâm rüşd (olgunluk) çağına ulaştığı zaman, kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik emri bildirildi. İlk önce Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiği dinin esaslarına uyması ve Tevrât’ın hükümlerini insanlara tebliğ etmesi emredildi. İsâ aleyhisselâma İncil nâzil olup, Tevrât’ın hükmü kaldırılınca İsrâil oğularını İncil’in emir ve yasaklarına uymaya çağırdı. Daha sonra Şam’a giderek insanları hak dine dâvet etti. Yahyâ aleyhisselâmın dâvetini kabul edenler olduğu gibi, türlü bahânelerle ona karşı çıkanlar da oldu. Peygamberlerin mûcizelerini gördükleri hâlde onlara inanmayıp, karşı çıkan ve birçok peygamberleri şehit eden İsrâiloğulları İsâ aleyhisselâma karşı çıkıp onu şehit etmek istediler. Allah-ü teâlâ İsâ aleyhisselâmı göğe kaldırdıktan sonra Yahyâ aleyhisselâm İncil’in hükümlerini insanlara anlatmaya devâm etti. Zâlim Yahûdi hükümdârı Herod’un torunu Birinci Herod, hazret-i Yahyâ’ya iyi muâmelede bulunurdu. Kendi kardeşinin kızı veya hanımının önceki kocasından bir kızı vardı. Yahûdi hükümdârı Birinci Herod bu kızla evlenmeyi ve nikâhlarını Yahyâ aleyhisselâmın yapmasını istedi. Yahyâ aleyhisselâm böyle bir evliliğin hazret-i İsâ’nın tebliğ ettiği İncil kitabında yasaklandığını ve böyle bir nikâhın imkânsız olduğunu bildirdi. Bu duruma içerleyen kızın annesi, Yahyâ aleyhisselâmın öldürülmesini istedi.
Yahyâ aleyhisselâma karşı iyi niyet sâhibi olan birinci Herod da kadının ve kralla evlenmek isteyen kızının ısrârı üzerine Yahyâ aleyhisselâmın yakalanıp getirilmesi veya öldürülüp, başının getirilmesini adamlarına emretti. Herod’un adamları Yahyâ aleyhisselâmı yakalayıp, başını kesmek sûretiyle şehit ettiler. Başka bir rivâyette de yakalayıp getirdiler. Herod kendisi başını kesmek sûretiyle şehit etti. Kesilmiş olmasına rağmen Yahyâ aleyhisselâmın başı mûcize olarak: ”Bu kızı almak sana helâl değildir.” diye defâlarca söyledi. Allah-ü teâlâ Yahyâ aleyhisselâmın intikâmını almak için onların başına bâzı musibetler gönderdi. Bâzı rivâyetlerde Herod ve evlenmek istediği kızı, Kârûn gibi yerin yuttuğu bildirilmektedir. Yahyâ aleyhisselâm şehit edildiği zaman otuz dört yaşlarında bulunuyordu. Yahyâ aleyhisselâmın mübârek bedeninin parçaları, başka başka şehirlerdedir. Başı ise Şema’daki Ümeyye Câmiindeki türbededir. Yahyâ aleyhisselâm sûret itibârıyla zamânındaki insanların en güzeli ve hüsn-ü Cemâl sâhibiydi. İnsanlara karşı yumuşak huylu, tevâzu ve şefkât sâhibiydi. Başındaki saçları seyrek ve sesi inceydi. Ondan önce Yahyâ ismiyle isimlendirilen olmamış ve ismi Allahü teâlâ tarafından bildirilmişti. Bu husus Meryem sûresi 7. âyetinde bildirilmiştir. Yahyâ aleyhisselâm günahlardan temiz kılınmış olup, takvâ sâhibiydi. Tevâzu sâhibi olup itâatkar ve halim selimdi. Yahyâaleyhisselâm doğduğu, öldüğü ve dirildiği günlerde Allah-ü teâlâ tarafından selâmete erdirildi. Bu hususiyetleri Meryem sûresi 13, 14 ve 15. âyetlerinde bildirilmiştir.

Okumaya devam et